GÜNCEL SİYASET DÜNYA MEDYA MAGAZİN SPOR YAZARLAR FOTO GALERİ VİDEO GALERİ
Sibel Kızılkaya İtkü
YAZARLAR
13 Mayıs 2019 Pazartesi

ESAS OLAN SEÇMEN İRADESİ!

Bundan yüzlerce yıl önce Platon, Sokrates’i konuşturduğu “Devlet” adlı eserinde,  devlet yapılanmasının kökenlerini, oligarşik devlet biçiminden demokratik devlet biçimine nasıl geçildiğini anlatırken;  Rousseau da “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinde, hükümdarın egemen varlıktan daha güçlü olmasının… ne gibi tehlikelere gebe olduğundan bahsetmiş ve nitekim dünya tarihinde yaşananlar da  bu tespitlerin ne kadar doğru olduğunu defalarca ispatlamıştır.

          Dolayısıyla demokratik bir devlet yapılanması öyle rastgele değil, yüzyıllık bir birikim ve tecrübenin neticesinde ortaya çıkmıştır.  Hal böyleyken 16 Nisan 2017 anayasa referandumu ile tüm bu kazanımlar ve tecrübeler yok sayılmış yasama, yürüme ve yargı organlarının tek bir kişinin elinde toplandığı, şu ana kadar eşi benzeri görülmemiş yeni bir hükümet sistemine geçilmiştir.

        O nedenle, bir hukuk devleti olduğumuz gerçeğini görmezden gelen 6 Mayıs tarihli Yüksek Seçim Kurulu kararı analiz edilirken, sadece bu kararın değil, aynı zamanda 16 Nisan 2017 anayasa referandumu ile değişen rejimin de birlikte değerlendirilmesi yerinde olacaktır.

       Hukuki hiçbir dayanağı olmayan, tutarsız, mesnetsiz ve YSK’nın bu zamana kadar ki yerleşik içtihatlarını, teamüllerini, yok sayarak verdiği İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin yenilenmesine ilişkin bu kararın, ne hukuken kabul edilebilmesi ne de kamu vicdanında yer bulabilmesi mümkündür. 

        Her şeyden evvel YSK’nın  bu denli önemli bir kararı gerekçesiz açıklaması, hukuken kabul edilemez.  Ancak açıklanan kısa karardan anlaşıldığı kadarı ile  YSK İstanbul seçimlerini; “Bazı sandık kurulu başkanlarının kamu görevlisi olmaması, bazı sandıklarda da hiçbir  düz kamu görevlisinin  olmaması  sebebiyle” iptal etmiştir. Lakin YSK bu sandıklarda kamu görevlisi olmamasının seçimin sonucuna nasıl etki ettiği hususunu açıklamadığı gibi, olağanüstü itirazda bulunan AKP’nin  seçim sonucunu etkileyecek ne gibi delil ve belgelere dayandığını da belirtmemiştir. Oysa seçim kanunu ve YSK’nın bu konudaki daha önceki kararları son derece açıktır.  

        Ayrıca aynı zarf içinde bulunan belediye başkanlığı seçimi ile belediye meclis üyeleri seçimlerinin  neden iptal edilmediği de izaha muhtaçtır. Madem ki YSK anayasa gereği seçim konularıyla ilgili bütün yolsuzlukları kesin karara bağlama(An. Mad.79/2) yetkisine sahiptir,  o halde aynı zarf içindeki diğer üç seçiminde iptal edilmesi gerekmez miydi?

      Yine kanun gereğince, sandık kurullarının oluşumunu ilçe seçim kurulları belirlemekte dolayısıyla siyasi partilerin ve adayların sandık kurullarının oluşumu aşamasında hiçbir etkisi bulunmamaktadır.  Buna  rağmen  YSK’nın  nasıl olup da kendi sistemi içinde gerçekleşmiş bu hatayı seçmene yüklediğini ve  milli iradeyi yok saydığını anlamak  gerçekten mümkün değildir.  Hani “Esas olan seçmen iradesiydi” 2017 referandumunda “mühürsüz zarflar seçim esnasında geçerli sayılırken”, YSK bu kanun dışı durumun gerekçesini   aynen böyle açıklamamış mıydı?

           31 Mart seçimi  takvimine göre;  tüm ülkede sandık kurullarının oluşumuna ilişkin partilerin itirazları 2 Mart’ta sona ermiştir.  YSK bu zamana kadar ki tüm içtihatlarında;  “sandık kurullarının oluşumu ile ilgili itiraz süresi geçtikten sonra yapılan itirazları reddetmiştir.” Hatta ve hatta en son 31 Mart seçiminde  İyi Parti’nin, Mustafakemalpaşa ilçesinde “sandık kurullarının yasaya aykırı oluştuğu, bu nedenle seçimin iptal edilmesi yönündeki” itirazını da “sandık kurullarının oluşumuna ilişkin  itirazların   2 Mart 2019’da sona erdiği” gerekçesiyle reddetmişti. Peki, sandık kurulları başkanlarının kamu görevlisi olmaması, Mustafakemalpaşa’da seçim sonucuna etki etmezken, İstanbul’da nasıl bir etki de bulunmuştur?      

         Şu ana kadar hukuken kabul edilemez bu soruların hiçbirine yeterli ve gerekçeli bir cevap verilememiş ve ne yazık ki bu durum hem hukuki güvenliği zedelemiş hem de hukuki öngörülemezlik görüntüsünü pekiştirmiştir. Kaldı ki Anaya Mahkemesi’nin yerleşik içtihatlarına göre; Hukuk güvenliği ilkesi, yargı kararlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletinde yasal düzenlemelerde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. (AYM 2017/143 E, K. 2018/40 T. 2.5.2018)

      Dolayısıyla YSK’nın bu kararı; demokrasi birikimimizi, hukuku ve yıllar içinde oluşan tüm içtihatları yok sayarak, kör topal ilerleyen hukuk devletine ağır bir darbe indirmiştir. En üzücüsü de normalleşme fırsatını kaçırmamıza neden olmuştur. 

Yazarın Diğer Yazıları