GÜNCEL SİYASET DÜNYA MEDYA MAGAZİN SPOR YAZARLAR FOTO GALERİ VİDEO GALERİ
Yiğit Miraç Tokat
YAZARLAR
16 Ekim 2021 Cumartesi

DOĞU SORUNU

Osmanlı İmparatorluğu’nda gerileme dönemi 1699 Karlofça Antlaşması’nın imzalanmasıyla başladı. 


Askeri sınıfın teknolojik anlamda Avrupa ve Batı teknolojisine ayak uyduramaması askeri nizamda bozulmayı beraberinde getirerek, ekonomik olarak çöken devletin askeri anlamda da çökmesine zemin hazırlamıştır. Üstelik II. Mahmud devletin ordusunun bel kemiğini oluşturan yeniçerileri, kendi kuracağı “Asakir-i Mansure-i Muhammediye” (Muhammed'in zafer kazanmış askerleri) ordusu için  kılıçtan geçirmesi ve sağ kalanları da idam etmesi herhalde harakirinin en güzel örneği olsa gerek. Düşünsenize devlet kendi ordusunu imha ediyor. İş o kadar ciddi boyutlara ulaşıyor ki, II. Mahmud yeniçeri askerlerinin mezar taşlarının bile parçalanması emrediyor. Devlet adın adım çökertiliyor! 


Neyse konumuz Doğu Sorunu’na dönelim.
19. yüzyılda Osmanlı, artık Batı tarafından Avrupa’nın Hasta Adamı olarak nitelendirilirken devletin sahip olduğu toprakların paylaşılması da hiç olmadığı kadar iştah kabartıcı olmuştur. İşte bu noktadan sonra devletin topraklarının emperyalist Batı tarafından paylaşılması durumu “Eastern Question” yani “Doğu Sorunu”nu ortaya çıkarmıştır. 

 
Tanzimattan itibaren (1839) başlayan modernleşme ve yenilik hareketleri devletin dağılma sürecini biraz ötelemiş olsa da sonuç ne yazık ki hüsran olacaktır. Sultan Hamid (II. Abdülhamid) devletin bozulan ekonomisini düzeltmek için maalesef ki 1 Temmuz 1878’de savaşsız olarak Kıbrıs’ı İngiltere’ye yıllık 23 bin kese altın ödemesi karşılığında satacaktır. Ve bunun yanında onun döneminde kaybedilen 2 milyon kilometrekarelik topraklar da cabası. 
Her anlamda Avrupa’ya ayak uydurmak için Batı tarzı reformlar yapılmaya çalışılmış olsa da devletin itibarından ve görkeminden yeller esmekteydi; I. Cihan Harbi’ni kazanacağından şüphe duyulmayan Avrupa’nın demir yumruğu Almanların yanında savaşa girmek de devletin dağılmasını önleyemeyecekti.


İlk olarak 30 Ekim 1918 tarihli I. Cihan Harbi’ni sona erdiren Mondros Ateşkes Antlaşması. Sonrasında devletin tamamen imhasını, parçalanmasını içeren 10 Ağustos 1920 tarihli Sevr Antlaşması… İki büyük antlaşmanın temel hedefi de Osmanlı Devleti’ni paramparça ederek, bu devletin Batı Emperyalizmine sokulması, manda ve himayenin Padişah tarafından kabul edilmesinin sağlanması idi. Kısaca söylemek gerekirse, Batılı devletler “Doğu Sorunu” olarak gördüğü Osmanlı Devleti’ni parçalamak ve bu şekilde yönetmek için var gücüyle çalışıyorlardı.
Fakat gözden kaçırdıkları bir kişi vardı… Mustafa Kemal


Kim diyebilirdi ki ablasıyla birlikte çocukluğunda karga bekçiliği yapan bu altın sarısı çocuk, gün gelecek “ya istiklal ya ölüm” diyerek emperyalist Batı’ya haddini bildirecek ve onları geldikleri yere gönderecek.


Geçmişte olduğu gibi özellikle İngiltere ve Amerika politika yapıcıları (policy makers),  bugün de ülkemiz topraklarında bitmeyen davalarını sürdürmek ve ülkemiz üzerinde hakimiyet kurmak için her anlamda Mustafa Kemal’i ve onun düşünce sistemini geçersiz kılmaya çalışarak onu kötülemek için çaba göstermektedir. Amaç, Atatürk’ü ve onun devrimlerini itibarsızlaştırarak Türkiye’yi Yeni Osmanlıcılık fikrine ısındırmaktır. Ne yazık ki içimizdeki bazı kesim ve çevreler her koşulda ve şartta Mustafa Kemal ve onun devrimlerine ağız dolusu küfür etmekte, onu itibarsızlaştırmaya çalışmaktadır.


Tarih her zaman neden-sonuç ilişkisi içinde değerlendirilmesi gereken sosyal bilim dalıdır.  Atatürk’ü ve onun düşünce sistemini eleştiren kimi çevre ve kişiler aslında dolaylı olarak Amerika ve İngiltere politikasına hizmet ettiklerinin farkındalar mı?    

Yazarın Diğer Yazıları